9 Temmuz 2017 Pazar

Negatif bir mucize: Umutsuzluğun Doruklarında üzerine bir deneme

Flickr: https://flic.kr/p/WmeFgi
"Her burukluk bir kini saklar ve bir sistemle tercüme olunur: Kötümserlik - beklentilerini boşa çıkarmasından ötürü hayatı affedemeyen mağlupların o zalimliği." - [1]

Hemen hemen bütün eserlerinde, doğmuş olmamanın imkânsızlığından dem vuran Cioran, zaman içerisinde, sırayla; yaşadığı ülkeyi, yazı dilini ve üslubunu değiştirirken; her ne kadar aynı anda hem kökleşmiş hem de köksüzleşmiş olmak için yanıp tutuşsa da, yapıtlarının içeriği genel manasıyla hep aynı kalmıştır.

Henüz yirmi üç yaşındayken yazdığı "Felsefeye Veda" niteliğindeki Umutsuzluğun Doruklarında (Pe culmile disperării) isimli ilk kitabından sonra, kitap yayımlamasının artık bir hata olduğunu, bizzat kendi de kabul etmiştir. [2] Cioran, Umutsuzluğun Doruklarında'yı kaleme alırken, bu kitabı, bir tür vasiyetname olarak görüyormuş; çünkü yirmili yaşlarındayken, zihni gece - gündüz intihar etme düşüncesiyle meşgulmüş ve bu yüzden, intihar etmeden önce, ardında vasiyet niteliğinde bir eser bırakmayı planlıyormuş.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Lviv ve Kiev gezisi fotoğraflarım

Lviv Streets XV
Geçtiğimiz aylarda, Ukrayna'nın Lviv ve Kiev kentlerini gezme fırsatı buldum. İlk durağım Lviv'di. Lviv butik, şirin bir şehirdi, orayı biraz dolaştıktan sonra trenle başkent Kiev'e geçtim. Cebe uygunluk ve otantik olması açısında Lviv daha güzel bir şehirdi diyebilirim. Ankara ve İstanbul seferleriyle, bir hafta sonunu geçirmek için gidilebilir. Bu şehirlerde çektiğim birkaç fotoğrafı blogumda paylaşıyorum.

17 Nisan 2017 Pazartesi

Çürüyen bir evrende geviş getirmek: Cioran ve Çürümenin Kitabı

Flickr: https://flic.kr/p/GJ5dEn
"Gece aynı zamanda bir güneştir." Zerdüşt [1]

Bu yazıda, ilk olarak Emil Michel Cioran'ın Çürümenin Kitabı'nı ve ardından Friedrich Nietzsche'nin Herkes ve Hiç kimse için yazdığı Böyle Buyurdu Zerdüşt'ünü, düşünürlerin yaşam öykülerini de işin içine katarak biraz didikleyeceğim. Şunu da belirtmeliyim: bu inceleme yazısını daha çok Çürümenin Kitabı üzerinde yoğunlaştırdım. Yazıdan maksimum verim alabilmeniz için her iki kitabı da okumanızı tavsiye ederim.

Çürümenin kitabı, esaslı ve yoğun bir tecrübe vaat eden, uykusuz gecelerin ve hastalığın(insomnia) hakikatlerinden doğmuş olan sağlam bir düşünsel eserdir. Cioran'ın gençlik dönemi yapıtlarındaki lirik üslubu, Fransızca'da kaleme aldığı bu ilk eserde yer yer klasisizme varmıştır: "bütün mutlaklarını salgı bezlerinin sefilliğinden almış olan duygular" olabildiğince yerden yere vurulmuş, buna karşılık gecenin ve tan vaktinin en koyu düşünceleri ise daha yoğun bir şekilde yazıya dökülmüştür.

14 Mart 2017 Salı

Y Tu Mamá También (2001) filmi hakkındaki düşüncelerim


"Yok olurken... dünya da yok olurken, ölüm, tesadüfi olarak bir adım mesafede/ ötede/ beride dururken, bu ölümün peşinden/ önünden, facianın yanı sıra, hep beraber giderken... ortak hiçbir şeyleri olmayanların ortaklığında, ölümü -hayatı- anlamlandıracak bir duygudaşlık -karşılıklılık, tereddüt ve öfke-, kolektif bir hayatın imkânları doğabilir: Negatif ütopyalar, önce boşluğu görenlerin, boşluğu öne koyanların komününde yeşerir." [1]
Sessizliğin Anarşisi, Işık Ergüden

Y Tu Mamá También'i, birkaç ay önce, Zizek'in favori Criterion Collection[2] filmleri listesinde gördüğümde izleme listeme almıştım. İzleyebilmek bu geceye nasipmiş. Filmdeki, klasik, abazan ergen hezeyanlarını bir kenara bırakırsak eğer; bence asıl olarak, bir kadının trajedisini, yan hikayelerle harmanlayarak anlatıyor, bu film.

28 Şubat 2017 Salı

Dr. Strangelove (1964) filmi üzerine düşüncelerim


Dün öğle vakti, Stanley Kubrick'in, 2001: A Space Odyssey'den hemen önce çektiği Dr. Strangelove'ı izlerken hayatın ne kadar da pamuk ipliğine bağlı bir şey olduğunu, pek aşina olmadığım farklı bir perspektiften: siyasetçiler, rütbeliler, askerler ve savaşlar üzerinden görme olanağını buldum.
Kuşkusuz, savaşmayı seviyoruz. Ufak çaplı kişisel çatışmalar, hayatın tuzu biberi. Fakat büyük savaşlar sırasında, aslında büyük bir dünya savaşı aramamıza gerek yok; örneğin, basit bir kavga da bile, içimizdeki caniyane eğilimleri, bön yanımızı daha net anlayabiliyoruz. Peki ilerleme fikri, içimizdeki bu caniyane eğilimi söküp atabildi mi? Yoksa, sadece geçmişe göre, daha "incelikli" ve sistemli toplu kıyımlar yapabilmemize olanak mı sağladı?

31 Ocak 2017 Salı

Basit Java Kodları

Algoritma derslerine çalışırken bir kenara not aldığım birkaç temel Java kodunu burada paylaşıyorum.
Java'ya henüz başlangıç aşamasındaysanız eğer faydalı olabileceğini düşünüyorum.

19 Kasım 2016 Cumartesi

Kırk yaşından fazla yaşamak ve Dostoyevski

Kuşkusuz, Fyodor Dostoyevski'nin yaşamında, henüz yirmi sekiz yaşındayken, idam cezasına çarptırılmış olmasının derin bir etkisi vardır. Bu cezadan, son anda paçayı kurtarmıştır. Ve ömrünün geri kalanında; hem psikoloji, hem de edebiyat dünyasını sarsan romanlarını yazmaya devam etmiştir. İdam cezasıyla yargılanması ve Sibirya'da sürgünde geçirdiği dört sene eserlerine doğrudan yansımıştır. Dostoyevski, Yeraltından Notlar'da (Zapiski iz podpolya) kırk yaşından fazla yaşayanları birer namussuz olarak nitelerken; sıra kendine geldiğindeyse, açık sözlülükle, en az yetmişini görmeyi arzuladığını itiraf ediyordu. Ancak kaderin bir cilvesi olsa gerek, kendisi sadece 59 yaşına kadar yaşayabildi.

31 Ekim 2016 Pazartesi

Il conformista (1970) filmi hakkındaki düşüncelerim

"Ortalama bir insan olduğunuz için hiçbir şey anlamadınız. Ortalama bir insan; bir canavardır, tehlikeli bir suçludur, bir konformisttir, ırkçı, köle taciri ve politikaya ilgisiz bir kişidir.[1]
Pier Paolo Pasolini
Bertolucci'nin Novecento filminde, tam olarak umduğum tadı bulamamıştım, ancak yönetmenin daha genç bir yaşta yönettiği Il conformista'dan büyük bir lezzet aldım. Gerçi hakkını teslim etmek lazım, Novecento'da esasen kötü bir film sayılmaz.
Tipik bir orta yolcu olan, burjuvazinin bağrından kopup gelen kahramanımız (daha doğrusu anti kahramanımız) Marcello Clerici(Jean-Louis Trintignant), toplumun dönen çarklarında ezilmemek adına her şeyi yapmaya hazır, faşist bir gizli polistir. Hayatı boyunca güdülerini bastırmak için debelenen, "normal" olmayan yanlarını törpülemekle uğraşan bir toplum kurbanıdır. Çünkü içinde bulunduğu düzen baskıcıdır, çünkü düzen acımasızdır, ve bu düzende farklılıklara kesinlikle yer yoktur.
Faşist olmak; bilinçli bir tercih mi, yoksa "normal" olmak adına ödenmesi gereken bir bedel midir? Bu noktadan hareketle, Clerici'nin "faşist" olmasının bir bakıma tesadüfi olduğuna kanaat getirmek mümkündür. Çünkü onun faşizm gibi bir ülküsü yoktur, hatta faşizm bir kenara, onun neredeyse hiç bir konu hakkında kendine has bir düşüncesi bile yoktur, bu yüzden kahramanımız bir konformisttir, mevcut düzen her ne olursa olsun; kendini, ona uyma zorunluluğunda hisseden ve tek ideali "normal" olmak olan bir meczuptur. Biraz toplumsal baskıdan, biraz tembelliğinden ve biraz da kendi yüreksizliği yüzünden, bir faşist ve daha çarpıcısı bir konformist - oportünist olup çıkmıştır. Öyle bir toplumsal histeriye tutulmuştur ki: faşist iktidarın aleyhinde söylemleri olan eski hocası Profesör Quadri'yi(Enzo Tarascio) öldürme görevini bile başta soğukkanlıkla kabul eder.
Filmin, salt bir faşizm taşlamasının da ötesinde, genel bir toplum eleştirisi içerdiğini ve toplumun, birey üzerindeki inanılmaz etkisini derinlemesine irdelediğini belirtmek gerek. Düz bir çizgi üzerinde ilerlemeyen parçalı zaman akışı esnasında, bir sahnede, Clerici'nin çocukluk döneminde maruz kaldığı istismardan dolayı karmaşık bir kişilik geliştirdiğine şahit oluyoruz, buna bağlı olarak kilisedeki günah çıkarma sahnesinde ise, iki yüzlülüğünü artık bir kenara bırakıp, hislerini açıkça papaza itiraf etmeye karar veren Clerici, yine öteki kimseler tarafından anlaşılamaz, onu ondan çalan toplumda, sesinin işitilmediğine bir kez daha, acı bir şekilde tanık olur. Onun da diğer herkes gibi, sadece maskesini taktığı sürece toplumda bir yeri vardır. Bunu bir kez daha anlamış olur.
Karmaşık bir kişiliğe sahip olan Clerici, "normal" olmak adına basit bir burjuva kızı olan Giulia(Stefania Sandrelli) ile evlenmeye karar verir. Ve buna benzer bir dizi "doğru" ve "normal" olduğunu düşündüğü kararlar alır. Filmin sonlarına doğru ilerlerken kadın kadına tango sahnesinin hemen ardından, Clerici, dans eden insan sarmalı ortasında kalakalır, onun tüm yaşantısı, bu sahnenin anlatım gücüyle net bir şekilde simgeleşir.
+ Bu arada benim küçük kızım kabakulak, kızıl ve kızamıkçık geçirdi.
- Hepsi de çok ahlaklı hastalıklar.
+Evet ya.
Karşıt görüşlere sahip olmalarına rağmen, hocasının, ona dostça ve samimiyetle yaklaşmasından hoşnut kalan Clerici, aynı zamanda onun biseksüel olan karısı Anna'ya(Dominique Sanda) ilk görüşte aşık olur, ve onu deliler gibi arzulamasına karşın, yine güdülerini bastırma yolunu tercih eder. Clerici'ye soğuk tavırlar sergileyen Anna ise onun karısı olan Giulia'ya vurulmuştur. Sokak çocuklarının Enternasyonal marşını söyledikleri sahnede, Clerici, kendi eşi yerine Anna'ya bir menekşe alır. Clerici, Anna ile birlikte, arkasında marş söyleyen çocuklarla beraber yürüdüğü sırada, karmaşık duygular içindedir, bir an için faşizm ile anti faşizm arasında sıkışır kalır, bu duygu, filmin simgesel anlatımının da gücüyle, seyirci tarafından da yoğun bir şekilde hissedilir.
Faşist İtalya hükümeti tarafından, hocasını öldürmekle görevlendirilen Marcello'yu, ne Anna'ya olan ilgisi ne de hocasının hatırası, bunu yapmaktan tam olarak alıkoyabilir. Ama yine de o bir korkak olduğundan bu işi kendisi yapamaz, fakat yardımcılarının bunu yapmasına da engel olma yürekliliğini de göstermez; yardımcısı Manganiello ise ondan daha inançlı bir faşist olduğundan, görevi Marcello'dan devralır, Profesör ve Anna'yı öldürür.
Diktatör Mussolin'nin iktidarının sona erdiği ilan edildiği sırada, Marcello, faşist bir arkadaşını satar. Ve bir başka düzenin, adamı olmak üzere yola koyulur; maalesef takındığı maskesi (persona) sonunda neredeyse tüm kişiliğini ele geçirmiştir. Bir o yana bir bu yana savrulan, sert mizacının altında konformist ve oportünist bir korkağı barındıran Marcello aslında çoğunluğun sesidir ya da çoğunluğun sessizliği.
Filmin sonlarında, Marcello'nun küçük kızı,  yeşil elmalarla dolu olan sepetten, kırmızı olan tek elmayı seçer, bunu da ileriye yönelik, bir umudun simgesi olarak değerlendirebiliriz(ilgili sahneye ait görseller [1], [2]).
Filmin görselliğine gelince, öylesine muhteşem ki; Wikipedia sayfasında belirtildiği gibi, bazen bu durum gerçekten de asıl metnin önüne geçebiliyor. Buradan filmin görüntü yönetmeni Vittorio Storaro'yu tebrik edip, böylesine ustaca bir iş çıkardığı için ayrıca kutlamak gerekiyor.
Il conformista, faşizmi, sosyo-psikolojik açıdan derinlemesine işleyen sağlam bir film: deneysel kamera açılarıyla, çarpıcı öyküsüyle, özgün kurgusu ve çarpıcı renk skalasıyla; kötülüğün sıradanlığını gözler önüne sererken, aynı zamanda muhteşem görselliğiyle de kendine hayran bırakmayı başarıyor.
10/9
Mehmet Gündoğdu
mehmetgundogdu@outlook.com


17 Eylül 2016 Cumartesi

Tess (1979) filmi üzerine düşüncelerim

Farklı bir evrende hissettiren, farklı duyguları duyumsatan filmleri severim; Tess'te böyle bir film, geçtiği dönemi, 19. yüzyıl İngiltere'sini ne kadar yansıtmış bilemem. Fakat kesinlikle bambaşka bir atmosferi var.
İlk olarak Paris, Texas'ta gördüğüm, alman aktris Nastassja Kinski'nin baş rolünde oynadığı, İngiltere taşrasında geçen film, köylü kızı Tess'in, başından geçen dramatik olayları şiirsel bir dille işliyor. Pastoral bir iklime sahip olan film, Victoria devri İngiltere'sinde geçmesine rağmen çekimleri Fransa kırsalında gerçekleştirilmiş; Görsellik ve atmosfer olarak, Barry Lyndon'a benzetsem de, mekanlara sadık kalma hususunda gördüğünüz gibi birbirlerinden ayrılıyorlar.
Yukarıda kabaca, filmin bir portesini çizmeye çalıştım. Gelelim benim yorumlarıma; Gecenin bir vakti, Roman Polanski'den film izlemek isteyesim tuttu ve yönetmenin filmografisinden Tess'i seçtim. Açıkçası, ilk başta filmin posteri bana, pembe dizi atmosferinde geçen uyduruk bir melodram izlenimi verdi. Fakat filmi izleyince; görselliğine, atmosferine hayran kaldım, Remastered Edition'ının çıkmasını sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum. Bulabilirseniz eğer, Criterion Collection sürümünden izleyin derim. Her ne kadar, filmimiz, genel anlamda melodram olarak nitelendirilse de; masum, saf köylü kızı ve zengin oğlan klişesi dışında farklı temalarda bünyesinde barındırıyor. Karakter derinliği açısından yetersiz, daha çok tek bir karakterin yani Tess'in üzerinde ilerleyen film; aristokrat sınıf ile işçilerin, köylülerin arasındaki uçurumu da çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Tess, ilk bakışta tamamen klişelerden ibaret gibi görünse de, epik anlatımıyla beraber, ilerleyen dakikalarda özgünlüğünü ortaya koymayı başarıyor; pastoral tonlarda manzaralar sunan film, yumuşak ve dengeli sahne geçişleriyle birlikte köy hayatını ve bulunduğu dönemi, özenle seçilmiş dekorlar ve kostümlerle yansıtıyor. Ve filmin o kasvetli öyküsü bile arka planda çalan lirik müzikler ve manzaranın mest ediciliğiyle birlikte tatlı bir hüzün veriyor.

Filmin, uyarlandığı kitaptan (Tess of the d'Urbervilles - Thomas Hardy), senaryo olarak harikalar yaratılmamış, sadece olay örgüsü iyi ayarlanmış diyebilirim. Filmde, kurgusal kopuklukta çok fazla yok. Uzun soluklu bir yapımda bunu başarmak zor olsa gerek. Zaten filmin, meşakkatli, kolektif bir çalışmanın ürünü olduğunu izlerken, hemencecik seziyorsunuz.
Oyunculuk açısından da; Nastassja Kinski genç yaşına karşın masum, melankolik köylü kızı Tess rolünün altından başarıyla kalkmayı başarmış, Leigh Lawson'da yani namı değer Alec d'Urberville'de klasik, zengin ailenin piç çocuğu tiplemesini çok güzel oynamış, diğer oyunculardan da kötü oynayan, oyunculuğu sırıtan pek yok zaten.
Filmin finalini, bazı yönlerden çok özgün buldum, ancak genel itibariyle, sonunu tahmin etmek hiçte zor değil. Finale doğru daha masalsı, mistik bir havaya bürünüyor film, fakat"nihai son" pek şaşırtmıyor (korkmayın :) hem filmden sahneleri seçerken, hem de bu yazıyı yazarken filmi daha önce izlememiş olanları düşünerek hareket ettim, pek bir spoiler yemiş sayılmazsınız). Şimdiye dek 4 - 5 Polanski filmi izlemişimdir, Tess izlediklerim arasında yeri en farklı olandır diyebilirim, kesinlikle klasik bir film, ama defalarca izlenir mi? İzlenmez bence çünkü öyle sonsuz, ufuk açıcı bir derinliği yok, belki yıllar sonra, belleğimizdeki hatırası yeterince solduktan sonra, tozlu rafların arasından çıkartılıp tekrar tadına varılabilir.
10/7
Mehmet Gündoğdu
mehmetgundogdu@outlook.com

22 Haziran 2016 Çarşamba

Django ile basit bir kütüphane otomasyonu projesi

Angarya bir iş olarak yaptığım, bu basit kütüphane projesi Django'yu yeni öğrenenlere yardımcı olabilir diye burada paylaşmak istedim.
Bu projede; Django'nun kendi default veritabanı ve admin panelinden eklenen veriler (Yazar, Kitap, Yayınevi gibi..) birbirleriyle ilişkilendirilerek web sayfası üzerinde listelenir. Ve kullanıcı paneline kayıtlı olan kullanıcılar ödünç kitap bilgilerine ulaşabilir.

Projeden diğer resimler:

2
3

4
Projenin GitHub linki:

Mehmet Gündoğdu
mehmetgundogdu@outlook.com