6 Şubat 2018 Salı

Cioran'ın İşkence adlı yapıtından Türkçe çeviriler

Flickr: https://flic.kr/p/Qy1E9c
İşkence, özgün adıyla söylersek Écartèlement, ilk basımını 1979 yılında yapmış bir E. M. Cioran kitabıdır. Écartèlementbir tür işkence şeklini ifade eden bir sözcük ve hakkında şöyle bir Wiki sayfası mevcut; bu sözcüğün anlamı hakkında o sayfadan daha detaylı bilgi alabilirsiniz. Gelelim şimdi Cioran'ın yapıtına, Écartèlement kitabı, İngilizce'ye ise Richard Howard tarafından "Drawn and Quartered" başlığıyla çevrilmiş. Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne ve Burukluk adlı yapıtlarına benzer bir şekilde, bu kitapta da aforizmalar şeklinde bir anlatım tarzı mevcut. Bu yazıda, Cioran'ın İşkence'sinin İngilizce versiyonundan(Drawn and Quartered) not aldığım bazı bölümleri Türkçe'ye çevirdim. İyi okumalar dilerim.

Çeviri notu: Metinlerin çevirisini yaparken, aforizmaların iç içe geçmemesi ve daha derli toplu durması için kendime göre bir numaralandırma yaptım. Kitapta ise herhangi bir numaralandırma bulunmamaktadır.

29 Ocak 2018 Pazartesi

Sergio Leone'nun destansı başyapıtı ve belgeseli


Bir Zamanlar Sergio Leone belgeselini sonunda Türkçe'ye çevirdim.

Kuşkusuz ki Bir Zamanlar Amerika büyük bir prodüksiyon ile çekilen, ancak buna karşın piyasanın dışında kalan bir filmdir. Bu durumu, filmin yapım sürecinde ve sonrasında yaşanan talihsizliklerden de anlayabiliriz. Filmin, stüdyosu tarafından kesilip biçilmesi, zaman akışının bozulup kronolojik sıraya göre yeniden kurgulanması ve bununla da kalmayıp, zaman kalmadığı gerekçesiyle Ennio Morricone'nun müziklerinin filme eklenmemiş bir şekilde yayımlanması sanat dünyasına dair büyük skandallardan biridir.

Sergio Leone, aslında ham uzunluğu 10 saat olan bu filmi, iki tane üçer saatlik bölüm olmak üzere toplamda altı saatlik bir uzunluğa düşürüp yayımlamayı planlıyormuş. Aslına bakılacak olursa, bu daha önce hiç rastlanmamış bir durum değildi; 1976 yılında Bernardo Bertolucci'nin Novecento filmi de Part I ve Part II şeklinde yayımlanmıştı. Hatta daha yakın bir tarihten, 2000'lerden bir örnek vereyim: Quentin Tarantino'nun Kill Bill filmi de Part I ve Part II şeklinde yayımlandı. Ancak Leone'nun bu fikri yapımcılar tarafından kabul görmeyince, filmi 3 saat 49 dakika'ya indirmek zorunda kaldı. Tabii bununla da kalınmadı, daha sonra da film 2 saate kadar indirilip kronolojik sıralamaya göre yeniden kurgulandı. Anlayacağınız "Bir Zamanlar Amerika"nın başına gelmeyen kalmadı.

15 Ocak 2018 Pazartesi

Sessizliğin sınırlarında gezinirken

Flickr: https://flic.kr/p/22pHV61

Bugün, Işık Ergüden'in Sessizliğin Anarşisi adlı yapıtı üzerine bir şeyler yazmak istedim. Daha önce de, "Y Tu Mamá También (2001) filmi hakkındaki düşüncelerim" başlıklı yazımda, bu eserden bir alıntı yapmıştım. Dilerseniz o yazımı da okuyabilirsiniz. Şimdi "Sessizliğin Anarşisi"ne geçelim.

"Umut bizi sürekli yanıltan bir şarlatandır. Benim için mutluluk da onu yitirdiğimde başladı. Dante'nin cehennem'in kapısına yazdığı şu dizeyi ben olsam, cennetin kapısına yazardım:
"Buraya girerken, tüm umutlarınızı terkediniz." " [1]

Theodor W. Adorno, Minima Moralia adlı yapıtının "sunuş" kısmında şöyle der: "Yaşama bakışımız, artık yaşam olmadığı gerçeğini gizleyen bir ideolojiye dönüşmüştür." [2]

Hakikaten, her birimiz, yani tüm insanlar, tek bir ideoloji çatısı altında birleşiriz: "Bir yaşamım var" ideolojisinde. Doğruya doğru demek lazım, yaşam denen şey elbette vardır; ancak, "yaşamım", "yaşamımız" diyebileceğimiz bir şey yoktur ortada artık. Buna karşın, bir imkansızlığın bilincinde olan insan, sonsuz bir kabullenmeyle birlikte yine de yazar; "kendi paradoksu"na rağmen, ümitsizliğinin ışığında yazmaya devam eder. Ümitsizlik ve kabullenme ise, yerini zamanla bir ağıda bırakır. Fakat, her kabulleniş, bir benimseme anlamına da gelmez. Ve ağıt, ancak negatif bir çaba içinde olanlarla buluştuğu zaman kendi anlamını bulur.

27 Aralık 2017 Çarşamba

2017'nin sonlarına doğru gelirken diyeceklerim var

Flickr: https://flic.kr/p/VTwuJi

Evet diyeceklerim var.

* Her derin hastalık, bir şifa arayışının ayartılarıyla yozlaşır. Öyle ki, yaşam bile ölümle zehirlenmiştir.

* Bir ulusun tarihinin, hasıraltı edilmiş bölümleri, onun sürekli allanıp pullanan kısımlarına göre çoğu zaman daha belirgindir. Çünkü yaşanan her olumsuzlukta, kendisini keskin bir şekilde gösterir.

* Herkesin "doğru"ları konuştuğu bir yerde, kimse "yalan" söyleyemez. İktidarlar, hakikati haykırır; yığınlara da, onu tekrarlamak düşer.

* O, gitti; bu da gidecek. O hâlde, zamanın belli parçalarını saplantı haline getirmenin anlamı nedir? Çünkü sadece acı, anları dilimler ve onları anlamlandırır.

21 Kasım 2017 Salı

Umutsuzluğun Doruklarında'dan yeni çeviriler

Flickr: https://flic.kr/p/QVDfoN
Bundan daha önce, bu kitap üzerine bir deneme yazısı kaleme almıştım. Bu yazıda ise, Umutsuzluğun Doruklarında'dan ilgimi çeken bazı bölümleri Türkçe'ye çevirmeye devam ediyorum.

"İnsan yapayalnız kalmadığı müddetçe gözyaşları onun yüreğini yakamaz."
(s. 6) - "Her şey öyle uzak ki!" başlıklı bölümden bir pasaj.

"En derin ve en hakiki ölüm, yalnızlık içinde vuku bulan ölümdür; o an geldiğinde, ışık bile ölüme ait bir öze dönüşür. Öyle anlar gelecek ki, hayattan, aşktan, gülümsemelerden, dostlardan ve hatta ölümden bile kopacaksın. İşte o zaman, dünyanın anlamsızlığının ve kendi hiçliğinin ötesinde bir şey olup olmadığını kendine soracaksın."
(s. 6-7) - "Her şey öyle uzak ki!" başlıklı bölümden bir pasaj.

"Bu dünyaya hiçbir şekilde bağışta bulunamam, çünkü sadece tek bir yöntemim var: agoni."
(s. 14) - "Dünya ve Ben" başlıklı bölümden bir pasaj.

"Ölmek istediğiniz anlarda bile, bunu üstü örtülü bir pişmanlıkla arzularsınız. Ölmek istiyorum ve ölmek istediğim için üzgünüm. Bu, kendilerini boşluğa bırakanların yaşadığı türden bir duygudur. En ahlaksız duygu ise ölüm duygusudur. Ölümle ilgili olan sapıkça saplantılarından dolayı uyuyamayan insanların olduğunu bir düşünün! Kendim ve bu dünya hakkında hiçbir şey bilmemeyi ne çok isterdim!"
(s. 17) - "Bezginlik ve Izdırap" başlıklı bölümden bir pasaj.

9 Temmuz 2017 Pazar

Negatif bir mucize: Umutsuzluğun Doruklarında üzerine bir deneme

Flickr: https://flic.kr/p/WmeFgi
"Her burukluk bir kini saklar ve bir sistemle tercüme olunur: Kötümserlik - beklentilerini boşa çıkarmasından ötürü hayatı affedemeyen mağlupların o zalimliği." - [1]

Hemen hemen bütün eserlerinde, doğmuş olmamanın imkânsızlığından dem vuran Cioran, zaman içerisinde, sırayla; yaşadığı ülkeyi, yazı dilini ve üslubunu değiştirirken; her ne kadar aynı anda hem kökleşmiş hem de köksüzleşmiş olmak için yanıp tutuşsa da, yapıtlarının içeriği genel manasıyla hep aynı kalmıştır.

Henüz yirmi üç yaşındayken yazdığı "Felsefeye Veda" niteliğindeki Umutsuzluğun Doruklarında (Pe culmile disperării) isimli ilk kitabından sonra, kitap yayımlamasının artık bir hata olduğunu, bizzat kendi de kabul etmiştir. [2] Cioran, Umutsuzluğun Doruklarında'yı kaleme alırken, bu kitabı, bir tür vasiyetname olarak görüyormuş; çünkü yirmili yaşlarındayken, zihni gece - gündüz intihar etme düşüncesiyle meşgulmüş ve bu yüzden, intihar etmeden önce, ardında vasiyet niteliğinde bir eser bırakmayı planlıyormuş.

9 Mayıs 2017 Salı

Lviv ve Kiev gezisi fotoğraflarım

Lviv Streets XV
Geçtiğimiz aylarda, Ukrayna'nın Lviv ve Kiev kentlerini gezme fırsatı buldum. İlk durağım Lviv'di. Lviv butik, şirin bir şehirdi, orayı biraz dolaştıktan sonra trenle başkent Kiev'e geçtim. Cebe uygunluk ve otantik olması açısından Lviv daha güzel bir şehirdi diyebilirim. Ankara ve İstanbul seferleriyle, bir hafta sonunu geçirmek için gidilebilir. Bu şehirlerde çektiğim birkaç fotoğrafı blogumda paylaşıyorum.

17 Nisan 2017 Pazartesi

Çürüyen bir evrende geviş getirmek: Cioran ve Çürümenin Kitabı

Flickr: https://flic.kr/p/GJ5dEn
"Gece aynı zamanda bir güneştir." Zerdüşt [1]

Bu yazıda, ilk olarak Emil Michel Cioran'ın Çürümenin Kitabı'nı ve ardından Friedrich Nietzsche'nin Herkes ve Hiç kimse için yazdığı Böyle Buyurdu Zerdüşt'ünü, düşünürlerin yaşam öykülerini de işin içine katarak biraz didikleyeceğim. Şunu da belirtmeliyim: bu inceleme yazısını daha çok Çürümenin Kitabı üzerinde yoğunlaştırdım. Yazıdan maksimum verim alabilmeniz için her iki kitabı da okumanızı tavsiye ederim.

Çürümenin kitabı, esaslı ve yoğun bir tecrübe vaat eden, uykusuz gecelerin ve hastalığın(insomnia) hakikatlerinden doğmuş olan sağlam bir düşünsel eserdir. Cioran'ın gençlik dönemi yapıtlarındaki lirik üslubu, Fransızca'da kaleme aldığı bu ilk eserde yer yer klasisizme varmıştır: "bütün mutlaklarını salgı bezlerinin sefilliğinden almış olan duygular" olabildiğince yerden yere vurulmuş, buna karşılık gecenin ve tan vaktinin en koyu düşünceleri ise daha yoğun bir şekilde yazıya dökülmüştür.

14 Mart 2017 Salı

Y Tu Mamá También (2001) filmi hakkındaki düşüncelerim


"Yok olurken... dünya da yok olurken, ölüm, tesadüfi olarak bir adım mesafede/ ötede/ beride dururken, bu ölümün peşinden/ önünden, facianın yanı sıra, hep beraber giderken... ortak hiçbir şeyleri olmayanların ortaklığında, ölümü -hayatı- anlamlandıracak bir duygudaşlık -karşılıklılık, tereddüt ve öfke-, kolektif bir hayatın imkânları doğabilir: Negatif ütopyalar, önce boşluğu görenlerin, boşluğu öne koyanların komününde yeşerir." [1]
Sessizliğin Anarşisi, Işık Ergüden

Y Tu Mamá También'i, birkaç ay önce, Zizek'in favori Criterion Collection[2] filmleri listesinde gördüğümde izleme listeme almıştım. İzleyebilmek bu geceye nasipmiş. Filmdeki, klasik, abazan ergen hezeyanlarını bir kenara bırakırsak eğer; bence asıl olarak, bir kadının trajedisini, yan hikayelerle harmanlayarak anlatıyor, bu film.

1 Mart 2017 Çarşamba

Dr. Strangelove (1964) filmi üzerine düşüncelerim


Dün öğle vakti, Stanley Kubrick'in, 2001: A Space Odyssey'den hemen önce çektiği Dr. Strangelove'ı izlerken hayatın ne kadar da pamuk ipliğine bağlı bir şey olduğunu, pek aşina olmadığım farklı bir perspektiften: siyasetçiler, rütbeliler, askerler ve savaşlar üzerinden görme olanağını buldum.

Kuşkusuz, savaşmayı seviyoruz. Ufak çaplı kişisel çatışmalar, hayatın tuzu biberi. Fakat büyük savaşlar sırasında, aslında büyük bir dünya savaşı aramamıza gerek yok; örneğin, basit bir kavgada bile, içimizdeki caniyane eğilimleri, bön yanımızı daha net anlayabiliyoruz. Peki ilerleme fikri, içimizdeki bu caniyane eğilimi söküp atabildi mi? Yoksa, sadece geçmişe göre, daha "incelikli" ve sistemli toplu kıyımlar yapabilmemize olanak mı sağladı?